bir yaz günüydü ama gri bir ankara'ydı. temmuz yağmuru tavşan kanıydı ezgi'de çaylarımızı yudumlarken... sonra kalktık imge'ye gittik. yüzüm gözüm sivilce doluydu bakımsızlıktan, cılız saçlarım sönük duruyordu günlerdir yıkanamamaktan. kendime herhangi bir şey alabilirdim şöyle cinsiyetimi vurgulayacak.. ama ben raflarda gördüğüm bu güzel kitaba vuruldum. paket içerisindeydi. hiç sevmem paket içine saklı kitapları. can yayınları çok yapıyor bunu. çok gereksiz, sayfaları karıştıramamak.. hani şu linkleri görmek için üye olmalısınız diyen torrent sayfaları gibi.. her neyse ben aldım bu kitabı bi dolu para verip. ve nedjimada votka içtiğim bir gün okudum. yağmur, votka, ankara... ardına bir de camdan fanus, sırça.
kitabımın ilk sayfası "bu kitap talim terbiye kurulunun 1739 no'lu kural kaide... vs. her şeyinden geçmiş olup; seni seviyorum kız!" imzasıyla beni selamlamakta. imzayı yılmaz atmış, o güzel el yazısıyla.
romanın yazarı yazdıktan sadece bir yıl sonra kendi ölümünü hazırlamakta...
cesaret sahibi insanlar son noktaya bile kendi imzalarını yakıştırmakta...
141-142 sayfada şunlar yazmakta: "o sabah bir başlangıç yapmıştım. kendimi banyoya kilitledikten sonra küveti ılık suyla doldurup, bir jilet çıkarmıştım ortaya.
romalı bir düşünüre nasıl ölmek istediğini sorduklarında damarlarını ılık banyo içinde kesip açacağını söylemişti. bunun kolay olacağını sanıyordum. küvete uzanıp bileklerimde çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik rengi köpüklerin altına kayıp uykuya dalacaktım.
ama iş bunu yapmaya gelince, bileğimin derisi öylesine beyaz ve savunmasız göründü ki gözüme, bir türlü yapamadım. sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşılması çok güç bir yerdeydi."
evet. bu kadın öldürmek istediği şeyin ne olduğunu hayatı boyunca aramış bir insandı. sonunda buldu. kim bilir neler vardı o ulaşılması güç, derinlerde gizli yerde? bilemedik...
Amasya'da yaşadığım dönemde her şey sanki amatörce çizilmiş ilkokul bebesi resimleri gibiydi. hani çizerdik ya sıra sıra dağlar, dağlar arasında acemice sırıtan yamuk bir güneş. işte amasya öyleydi. üstelik renksiz, biçimsiz... sıkıcı, kasvetli. işte funda vardı bi. gönderirdi sık sık kargo dolusu hediyeler. içinden böyle sevdiğim kitaplar çıkardı. hakan gündaylar, umay umaylar... ve funda'nın yazdığı küçük neşeli notlar. onlarla tutunurdum ben hayata ve onlarla katlanırdım tüm o yabancı insanlara, yalnızlığa..
ve tabii şarkıları unutmayalım. dur bakalım ne yazmış umay abla??:
"kazananların, onların yakalarında LAV STORİ,ler, ölürken bile dişlerini fırçalayan, koltuk altlarını deodorantlayan aşklar var. her ayağa kalkıp düştüğümde nefes ayarı yaptım. yaptım,,yaptım...., onlara baktım baktım....gözlerimi kapatıp yağmurun yağmayışından SUÇU çıkarttım."
"gel ve sakın korkma. aydınlıkta ne varsa karanlıkta da o vardır."
"sana beni al diye yazıyorum. koru, öp ve sarıldığında kollarının titrediğini gizleme diye"
"sakar güneş vadide yükselir, biz eski bir sevgiliye kızarız."
"belki de ilk kez inanıyorum bir şarkıya bu kadar çok. ilk kez selamlaşır gibi."
bir bayram günüydü. yılmaz'la yapmayı düşündüğümüz planlar vardı. sonra burak diye bi baş belamız var. kapmış gitarını anfisini çıkmış gelmiş, yanında da ergen kuzeni. solist niyetine. tıkıldılar odaya bitmek bilmiyor. istediğim şeyler benim dışımdaki herhangi bir nedenle engellenirse, kesintiye uğrarsa, bir aksilik olursa ben şiddetli geçimsiz olurum. o zamanda öyle olmuştum, bir bunalım, bir afra tafra. gittim diğer odaya, aldım bu kitabı, okudum hırsla.. iyi geldi. bunlar kitaptan:
"her elveda kırık bir merhaba'dır aslında, yapsana, beni kurtarsana."
"sahipsiz bulduğumuz her konuşmayı, her anıyı, her susuşu yalan yapıp içimize doldurduk. aradığımız neydi bilmiyorum. bu o kadar da önemli değildi. sevimli, aşık, çekingen korkuluklar gibiydik."
ve kitabın arasında funda'dan notlar şöyle başlıyor " bana bir masal anlat baba içinde tüm sevdiklerim, içinde istanbul olsun... babam bize hiç masal anlatmadı ama benim masalımda istanbul var artık ;) şimdi istanbul'dayım. senle olsa bu şehir de güzel olurdu belki.. bu sıralar pek tadı yok ama..." ardından dedikodular, dedikodular ve şöyle bitiyor not "dostum üye geldi. bu kadar yazdığıma şükret ;) sçs... bye bye..." ve gönderdiği hediyeleri beğenmezsem ağzıma sıçacağını belirtmeyi unutmamış. gecikmiş bir teşekkür olsun buradan. ;)
bu da ferhat'ın hediyesi. yalnız farkettim de ben ne beleşçi, ne pis bi insanım lan. adam gibi bi şeye para verip almıyorum hep hediye hep hediye ;)
çocuk gitmiş annemin yanında bulunsun diye verdiği kredi kartıyla almaya çalışmış bi dolu kitap hem de. sonra kartın geçersiz olduğunu söylediklerinde o paket yaptırdığı kitapları bir bir açtırıp vazgeçtim demek zorunda kalmış, bi tek bunu alabilmiş. aslı erdoğan seviyorum diye bunu seçmiş. buradan annem olacak o haine bir kınama çekiyorum. ve kitaptan bir alıntı ile geçiyorum bu mevzu bahisi "gerçeklik orada, bakışlarımızı kaçırmadan bakmamızı bekliyor. çünkü zulüm hala -şimdiki zaman-da çekiliyor."
"siz hiç başına ne geldiği bilinmeyen birini beklediniz mi?" işte bu cümle içimde kabuk bağlamış bir yarayı kazıdı attı, canımı yaktı yaktı yaktı... hüdot, o sincap kuyruklu küçük kedim... hala bekliyorum. çaresizce... cehennem sıcaklığıyla..bekliyorum bebeğimi..
kitaplar çok, sözler çok, acılar çok yumruk büyüklüğünde... içimizde kararan geceler çok.. söylenecekler çok.. ama en iyisi susmak. yapabileceğim bir şey yok.
benden bu kadar şimdilik.
belki bir gün yine böyle sıkkın bıkkın bir zamanda yine anlatırım.
kimsenin umurunda olmasa da...
kelimeleri üflemek lazım ara sıra rüzgarlarla.
yeni bir oluyor yakında, merhaba dünya.
-ferda-





2 yorum:
beni de duygulandırdın şimdi. gereği var mıydı Allah bilir. "seni hala çok seviyorum kız" Yılmaz aynı Yılmaz...
ahahah şimdi mesajını gördüm demek için arıcam sen uyuduğun için duymayacak sabah kalkınca vicdan yapacaksın. bu sebeple buradan gönderiyorum öpücüğünü. ;)
Yorum Gönder